statik değeri bir, serbestlik değeri iki

  • Arşiv
  • RSS
  • Bana Soru Sorabilirsin
  • Sizden Gelenler

Rahmi Abinin Aşırı Gereksiz Yaşamı

image

Rahmi sandalyesinde oturmuş pencereden dışarı bakıyordu. Aylardan marttı. Zamanının çoğunu penceresinin önündeki elcekleri olmayan sandalyesinde oturarak geçiren Rahmi, aynı zamanda kafasının içinde enteresan geyikleri olan bir adamdı. Durdu ve derin bir düşünceye daldı. Dışarıdan biri görse heralde ay sonu çizelgesi hazırlıyor, ya da geçen kışın fizibilitesini çıkarıyor derdi. Halbuki Rahmi artık kollarını bile taşıyamadığını ve elcekli bir sandalye almanın vakti geldiğini düşünüyordu. Laf lafı açtı. Rahmi; Bunun adı hakikaten elcek mi ?  diye sordu kendine. Baya muhabbet ediyordu kafasıyla. Onayladı.  En azından yüz ifadeleri bunu gösteriyordu. Biraz daha düşündükten sonra kalktı ve televizyonun karşısında ki koltuğa geçti.

Televizyonu açtı.

Öğle haberlerine denk gelmişti. Haberlerde sığırcık kuşlarının dansı vardı. Rahmi; Herhalde süreyi dolduramadılar dedi. Fakat haber gitgide Rahmi’yi kendine çekiyordu. Sığırcık kuşları dans ederken videoyu çeken arkadaşların onlara eşlik etmesi Rahmi için kurulan bir tuzak gibiydi. Lan, lan şunlara bak. Maşallah,Maşallah dedi, bir vatandaş. Ve yanındaki ekledi; Ulaan takla attı. Haber bitmişti. Haber bültenide bitmişti. 

Rahmi kanalı değiştirdi.

Yaşar Alptekin sokakta vatandaşın nabzını tutuyordu. Bir amcaya yanaştı. Amca ; Bak evladım bizim dedelerimizden beri biz bu işi yapıyoruz. Ben baldan anlarım. Ver bir kavanoz dedi. Kavanozun uzatılmasıyla amcanın balı hiç etmesi arasında dakikanın onda biri kadar bir vakit geçmişti. Amca önce derin bir oh çekti. Bal yaramıştı besbelli. Vallahi süper bal. Uzuyor kopmuyor. Balın iyiside böyle olur zaten. Şeklinde bala methiyeler diziyor, bir yandanda susuzluktan kuruyan ağzını sürekli şaplatarak Yaşar Alptekin’i gurura boğuyordu. Fakat Rahmi’nin dikkatini baldan çok Sultanahmet meydanında bir elinde telefon, kameraya el sallayan amcalar çekti. Amcalar sürekli gülüyor ve el salladıkları ellerinin işaret parmağıyla kendilerini gösteriyorlardı.

Rahmi kumandanın düğmesine bir daha bastı.

Dilberay’ın programı mükemmel seslerle devam ediyordu. Şarkılar, türküler, uzun havalar mükemmel bir dekorasyonla süslenmiş ve ağlayan seyircilerle  programa realist bir hava katılmıştı. Dilberay gelen mektuplardan birini okuyordu. Mektup Adana M tipi cezaevinden yazılmıştı. Dilberay abla ben Adana M tipi cezaevi 6. koğuştan Necmettin, arkadaşlarımın ve benim senden bir isteğimiz olacak, bize Anestezi albümünden Nazo gelin şarkısını okurmusun. Dilberay duygulanmıştı, ağlıyordu. Tabi gardaş tabi selam olsun Adana’ya dedi ve Nazo gelin’i okumaya başladı. Fakat Rahmi o sırada parmaklıkların ardındaki ranzasında oturmuş, ceketini giymeyip omuzuna almayı tercih etmiş ve bir elinde tesbih sallayıp duran pala bıyıklı adamı seyrediyordu. Onun dışında hiç birşey aklında kalmamıştı.

Rahmi televizyonu kapattı.

Ayağa kalktı ve odasına gitti. Yatağa uzandı. Yine bomboş bir gün geçirdiğini telkin etti kendi kendine. Ve hep arkaplana takıldığı için hiçbir güzelliği göremediğini ekledi. Rahminin kafasıyla muhabbeti yürümüş gitmişti. Kızıyordu kendine. Sığırcık kuşlarının neden ve nasıl dans ettiğini gene öğrenememişti. Sığırcık kuşlarını takla atan cinsten  sanıyordu. El sallayan adamlar yüzünden Yaşar Alptekin’in feyizli sohbetininden bir nebze nasiplenememişti. Ve en kötüsüde Dilberay’ın o muhteşem sesine ve Nazo gelini yorumlarken ki o şarkıyı yaşayışına tanık olamamıştı.

Rahmi uyudu. Ve o gece aramızdan ayrıldı.

E.A. (26 yaşında, Rahmi’nin yakın arkadaşı, Esenler otogarında torna atölyesi var)

Valla Rahmi abi hep böyleydi. Hep arkaplana takılırdı. Biz kendisine çok söyledik abi çık gez genç adamsın diye ama bizi dinlemiyordu. Hep arkaplan isimli siyaset programlarını izler, dizilerin filmlerin kamera arkasını izlemekten kendilerini izlemeye fırsat bulamazdı. Tahminim o ki, o hemen hemen her Türk kanalında yapılan arkapalan isimli siyaset programları onun psikolojisinde büyük çöküntü yarattı. Keşke bizi dinleseydi.

  • 3 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Bir Aşk Hikayesi.

image

Züleyha elinde bir poşetle ofisten içeri girdi. Masasına oturdu ve poşeti açtı. Bir de kahve söyledi. Poşetten çıkan muffinin önce altındaki akordeon biçiminde ki kağıdını çıkardı. Her sabah ki keyfi buydu. Yavaş yavaş ısırmaya başladı muffini. Vücuduna salgılanan endorfinin belirtileri yüzünden okunuyordu. Tam bir lokma aldı ki içeri Nihat girdi. ‘Züleyha bekletme ha’ diyerek. Nihat’ın şiire yoğun bir merakı vardı. Ofiste çay demlerken, bardakları yıkarken velhasıl bulduğu her fırsatta bu tip kafiyeli cümleler kurar, akşam eve gittiğinde bunları birleştirir ve adına şiir derdi. -Yazar Nihat’ın ne iş yaptığını yazmayıp okuyucuya bırakmış. Bunu yazacağına Nihat’ın ne iş yaptığını yazaymış neyse, konu Nihat değil.-


Züleyha irkildi ve bunu Nihata belli etmemeye çalıştı. Her insanın başına gelebilirdi, yapacak birşey yoktu. İrkilmişti ve bunu saklamak zorundaydı. Çünkü irkildiğini duysalar onunla dalga geçer ve onu dışlarlardı. Naber dedi, sevimli bir ses tonuyla. Değirmen üstü çiçek  diyerek cevapladı Nihat. Kahve on da değirmen çağrışımı yapmıştı besbelli. Züleyha dudağını büzdü. Anlam verememişti Nihat’ın bu tavrına. Yine de bozuntuya vermeyerek, Oyy gızlar naz eyleme deyiverdi. Nihat tepkisizdi. Şok olmuştu. Midesin de bir kelebek hissetti. Nasıl olurda 5 yıldır aynı ofiste çalıştığı Züleyha’yı daha önce farketmemişti. Nasıl bu mükemmel kabiliyetin farkına varamamıştı. Kahveyi masaya bıraktı ve bunu düşünmek üzere Züleyha’nın yanından ayrıldı.

Aşık olmuştu Nihat, o kendi gibi düşünen onu anlayabilen tek insana. Yoksa Züleyha’nın öyle ahım şahım güzelliği yoktu.- Belki ahım vardı ama şahım kesinlikle yoktu. - Onun gibi düşünen, onu anlayabilen tek insandı ama Nihat için. Bunca düşüncenin arasında kaybolup gitmişken, birden duvarda asılı duran diafondan ses geldi. -Masa 5’i yarım saat daha uzatt.- Anlaşılan sesin sahibi dalgındı. Fakat hemen hatasının farkına vararak -5 numaraya 3 çay- dedi. Nihat derin bir nefes aldı. Masa 5’i yarım saat uzatması gerekseydi, bunu nasıl yapabileceğini bilmiyordu. Ancak asıl tehlikenin farkında değildi. Çay bitmişti. Züleyha’nın düşüncesi Nihat’ı dipsiz bir kuyuya sürüklemişti. -Şeffım yeni su çektim yarım saate hazır- diyerek cevaplandırdı diafondaki sesi.

Hemen toptancı Atıf abiyi aradı, abi acele çay diye. Atıf abi 48 yaşında evli ve 3 çocuk babası idi. Aynı zamanda 6 çocuk dayısı olan Atıf abi ilkokul öğrenimini Antalya’da tamamlamıştı. Ailesi kan davasından kaçmış ve karşı aileden kimsenin kalmaması üzerine 15 yıl sonra Urfa’ya geri dönme kararı almıştı. Fakat babası Kristof Kemal, burası Urfadır diyerek Antalya’ya yerleşmiş ve Atıf abiyi böyle bir kadere sürüklemişti. -Yazar babanın lakabının nerden geldiğini okuyucuya bırakarak yine gereksiz bir iş yapmış- Atıf abi hemen Nihatım diye yola çıkmış Zincirlikuyu-Mecediyeköy hattında trafiğe sıkışmıştı.

Aradan yarım saat geçtikten sonra diafon tekrar öttü. Nihat nerde bizim çaylar dedi 5 numara. Nihat sıkışmıştı, ne diyeceğini bilemiyordu. Ürpermiş ve bunu herkesten saklamak için ayağına sıcak su dökmüştü. Fakat o sıcak suyun verdiği acıyla, ağzına ağza alınmayacak laflar almış, 5 numaranın sülalesinin kulaklarını fena çınlatmıştı.

5 numara öfkeyle çay ocağına indi. Sen ne diyorsun ulanla başlayan kavga, abi kusura bakmayla devam etsede, 5 numara eline gelen bıçağı Nihat’ın göğsüne sapladı. Nihat, hemen hastaneye kaldırıldı. Fakat yapılan müdahaleler sonuç vermedi. Nihat bir perşembe günü saat 13.05 sularında dünyaya gözlerini yumdu.

5 numara yargılandığı mahkeme tarafından tutuklandı. Hafifletici sebeblerden ötürü cezai indirimden faydalanarak 2 yıl sonra salıverildi. - Herşey o kadar hızlı oldu ki o yüzden salıverildi diyorum. Gidiverdi, uçuverdi gibi.-Atıf abi sıkışan trafikte uyuyakaldı, arabası çekildi ve Şişli civarında bir otoparkta uyandığında cüzdanının ve el çantasının olmadığını farketti. Kahroldu. Kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldı.

Gelelim Züleyha’ya. Züleyha evlendi, çoluk çocuğa karıştı. Karıştığı çocuk mahalleden arkadaşlarını topladı ve Züleyhayı dövdürdü. Arkadaşları Züleyha’yı ‘O çocuğa karışma’ diye uyarmışlardı. Kısacası Züleyha biraz söz dinleseydi belkide hala hayatta olacaktı…

  • 3 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Ey akşam vapuru, sana mı kalır dünya 
Ben o yağmurlu iskeleye inmem, inmem 

  • 3 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Evrim.

Bundan tam 13 sene falan önce, ben 1. sınıftayken bir tane güzel yazı defterim vardı. Güzel yazı defteri dedikleri şey harflerin çok bastırılmadan yazıldığı, şekillerin çok bastırılmadan çizildiği ve bu bastırılmayan şeylerin üzerinden bizim bastırarak gitmemizin istendiği defterlerdi. Pahalıydılar, yanlış hatırlamıyorsam babam o defteri 10 milyona almıştı. - O zamanın 10 milyonu bugünüooaav - Her neyse o klişe geri döndüğüne göre devam edeyim. Babam defteri eve getirdiği zaman dünyalar benim olmuştu. Çok ders çalışan biri değildim ama güzel defterler, güzel kalemler her zaman ilgimi çekmiş, bana kısa dönemler halinde çalışma azmi vermişti. 

Ben küçükken çok duygusal adamdım. Bir gün annemle babam konuşurken gizlice onları dinledim. - Küçükken izlediğim dizilerde, filmlerde hep böyle olurdu - Babam para mevzularına girmişti. Ama bizim evde o zamanlar para konuşulunca biz anlıyorduk ki yok ta konuşuyorlar. -Bizim evde hiç bir zaman para varken mevzu olamadı- Tabi benim gözler hafif hafif dolmaya başlamıştı. Ulan diyordum -Küçükken de ulan derdim kendi kendime- biz bu adama bu defteri aldırdık ama millet aç hep. -Ben çocukken senaryoyu genişletmeyi severdim. Bana göre bizde para olmadığı zaman, önce aç kalır daha sonra evden atılırdık. O kadar adam sokakta, soğukta naparız bilmezdik. Çünkü insanlar hep kış aylarında evden atılırdı filmlerde-  Kendi kendime inanılmaz bir vicdan muhasebesine düşmüştüm. Ağlıyordum lan Doğuş gibi ağlıyordum hemde. En sonunda karar verdim. Güzel yazı defterine yazdığım her şeyi silip ilk gün ki gibi babama teslim edecektim. Babamda iade edecekti. Aldım elime silgiyi silmeye başladım. Derken ilk sayfanın kapaktan ayrılması gecikmedi. Gözyaşları sel tabi bende. Aldım elime prit’i yapıştırdım o sayfayı. Sonra devam ettim silmeye. Silme işlemi bittikten sonra babama götürdüm verdim defteri ”baba iade edermisin bunu, hocanın istediği bu değilmiş” diye. Babam yemedi tabi. Aldı vestiyere bıraktı poşeti. Sene sonuna kadar defter orada kaldı. Bende hep 3.Hamur 60Yp. Komeks  deftere yazmak zorunda kaldım. -Ama o da güzel oluyordu. Ben bir satır atlaya atlaya yazardım hep. Başkalarının 60 kere yazdığını 30 da bağlardım.-

O zamanlar yaptığım en büyük çakallık buydu. Ben ilkokulda hiç kavgaya falan karışmadım. Hocaların hiçbiriyle aramda kötü bir diyalog geçmedi. Veli toplantılarından hep mutlu döndü babam. Çalışkan değildim ama insandım. 

Lisede de insanlık prim yapmayınca bende de biraz bozulmalar oldu tabi. Okuldan kaçmak, hocayla alay etmek falan. Tabi bunlar çoğunuza göre serserilik sayılmaz ama bana göre öyleydi. İnsan yüzü kolay aşınıyor. Sonraları bunları birbirimize anlatır olduk. Bunları yapmayanlar gerizekalı olarak nitelendirildi.

Üniversitede anlatacak bir lise anısı olmayan 1. sınıfta hep muhabbetsiz kaldı. Hay canına yandığımın birinci sınıfı. Herkes  -lisede ki arkadaşlarına saygısızlık olmasın diye- birbirine bilenmiş, oooğlum biz lisede hoca dövdük lan diye sidik yarıştırıyordu. 

Çok şükür oralardan da kurtulduk. Şimdi üniversite 3. sınıftayım. Yeni moda 1. sınıflara nasihat etmek. ”aman hoca seni kampüste bi kızla görmesin geçemezsin. ” ”ilk vizelere çalış gerisi boş” ”adamın biri risk bud neyse. Hadi sağlıcakla. 

  • 5 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

“Benim gibi korkakları, rüyalarında bile rahat bırakmıyor­lar albayım, bizim üniversitede bir hoca vardı; adı sosyal le başlayan bir derse geliyordu. Rüyama girdi albayım. Fare ol­muş ama, başı gene kendi başı. Masanın, yatağın altından, Bütün hesaplarını biliyorum, diye sırıtıyor, benimle eğleni­yordu. Çok hızlı hareket ediyordu. O yaşta bir farenin bu baş döndürücü koşuşmasını kıskanıyordum. Uzun yıllar hareket etmeden beklemesini bilmeye borçluymuş çevikliğini: Öyle söyledi. Onu şişlemek istiyordum; fakat bu ihtiyar fareden korkuyordum. Onunla konuşurken saygılı bir dil kullanıyor­dum. Yüksek mevkilerde tanıdıkları vardı. Ben de Sevgi`yle yeni evliydim, iş arıyordum. Bana yararı dokunabilirdi. Fakat beni tersledi: Sözüm ona, hakkımdan fazlasını bile almışım. Yaşlı bir fare olmasaydı onu hemen öldürürdüm. Galiba ben­den korkuyordu, polis çağırmak istiyordu. Üniformalı bir adam yaklaştı. Oradan uzaklaşmak gerektiğini düşündüm; fakat bir otel kapıcısıydı bu üniformalı adam. Onu payladım, üzerine yürüdüm. Bana aldırmıyordu. Neden böyle aşağılık rüyalar görüyorum albayım?” Sustular. “Rüyanın sonunu anlatmadın,” dedi albay bir süre sonra. “Belki de bu rüyayı hiç görmedim albayım. Belki de, hiçbir şeyin sonuna katlanamadığını gibi, bu rüyanın sonuna da katlanamadım ve seyretmedim sonunu. Küçükken, korku filimlerinin de yarısında çıkardım. Belki de bu rüyanın tam burasında uyandım. “insan korksa da sonuna kadar seyreder,” dedi Hüsamettin Bey. “Ben sizin bildiğiniz insanlardan değilim albayım, hiç değilim. O kadar değilim ki, şimdi yapacağım gibi sonunu anlatsam bile değilim.” Yüzünü buruşturdu: “Beni dövmek istediler albayım. Üniformalı kapıcının otelinden esmer bir adam çıktı: Beyaz çizgili lacivert bir elbise giymişti, yağlı bı­yıkları ve büyük altın yüzükleri vardı. Ben neyi sevmiyorsam albayım, bu adamda vardı. Adam beni yanına çağırdı, hemen unuttum onu sevmediğimi. Ben ilgi görünce, hemen unutu­rum her şeyi albayım, biliyorsunuz. “Biliyoruz,” diye mırıldandı albay, “iki adam daha çıktı ka­pıdan. Beyaz ceketlerini hatırlıyorum. Evet, bunlar garsondu. Bana doğru geliyorlardı. Heyecanlanmıştım: Garsonları sev­mediğimi de unutmuştum. Ben de onlara doğru yürüdüm ve yarı yolda beni dövmek istediklerini anladım. Kim bilir gene ne olmadık bir olay çıkarmıştım? Bu münasebetsiz böceğe haddini bildirmeğe geliyorlardı. O zaman anladım nasıl bir yaratık olduğumu, bütün çirkinliğimle gördüm kendimi; ba­na bakarken yüzlerini buruşturmalarından anladım bunları. Ve kendi çirkinliğime yüzümü buruşturarak uyandım. Her fırsatta, küçük bir zayıflık sezdi mi mesele çıkaran, sonra üzerine yürününce de kendine acındırmak için sahte duyar­lıklara başvuran zavallı ben i gördüm. Kendime acındırmayı bir sanat haline getirmeğe çalıştığımı anladım. “insanları, yalnız iyi olduğu için sevmezler,” dedi emekli albay.”


Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar

  • 9 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+
9 sayfadan 1. sayfa
← Daha yeni • Daha eski →

Hakkında

+siz tabi benim ağzımı, gözümü darmadağın görünce dayak yedim sandınız. Ben böyleysem bi de onu düşünün be. Daha yaşlanmadık biz heey.
-tamam abi geç otur şöyle, sakin ol.
+bilinde yani. Sonra Hikmet abiniz dayak yedi olmasın. -biliyoruz abi merak etme. Seni dövecek adam... + Arif ! bi tane bile vuramadım oğlum ben.
-...

Twitter

loading tweets…

  • RSS
  • Rastgele
  • Arşiv
  • Bana Soru Sorabilirsin
  • Sizden Gelenler
  • Mobil
Effector Theme by Pixel Union